Tercan’da Hekimlik

0
1645
Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

TERCAN’DA 45 GÜN HEKİMLİK
Nüfusu : 37 .408
Yüzölçümü : 1592 km2
Rakım : 1425 m.
Erzincan şehir merkezinden uzaklığı : 88 km.
Erzurum şehir merkezinden uzaklığı: 90 km.
Eski bir tarihi olan ilçe, Urartu, Asurlular, Medler-Persler, Büyük İskender ve Romalıların egemenliğinde kalmıştır.
1473 yılındaki Otlukbeli savaşıyla Osmanlı’ya katılan bölge, 1512 yılında Safevilerin eline geçmiştir. İlçe, Kanuni Sultan Süleyman zamanında tümüyle Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
İlçede bulunan Tercan barajından, enerji üretimi ve arazi sulama yönünde faydalanılmaktadır. Tercan ilçesi’nde bulunan Sümerbank ayakkabı fabrikası halen kapalıdır ve üretim yapılmamaktadır.

TARİHİ VE TURİSTİK YERLERİ
MAMAHATUN TÜRBESİ
Tercan ilçesinde bulunan ve Saltuklu egemenliği dönemine ait olan türbenin, 1192 yılında ölen Saltuklu Erzurum sahibesi Mamahatun için yaptırıldığı sanılmaktadır.
Planı ve mimari özelliği ile dikkati çeken yapının, kapısı üzerindeki kitabede, Ahlat’lı Ebu’l-Nema Bin Mutafattal’ın eseri olduğu yazılıdır. Anadolu mimarisi içinde tek örnek olan yapı, ortada ana kümbet ve çevresindeki dairesel duvarı ile iki bölümden oluşmaktadır.
Çevre duvarı onbir nişli olup, bu nişlere, Mamahatun’un yakınlarının sandukaları yerleştirilmiştir. İki katlı olan kümbet bölümü dıştan sekiz bükey dilimler ve köşelerinde ince sütunlarla son bulmaktadır. Kümbetin altında da çapraz tonozlu mezar odası vardır. Üst kattaki mescide 7 basamakla çıkılmaktadır. Taç kapı mukarnas dolgu, geometrik motifler, çok dilimli özetler ve dörtlü düğümlerle bezenmiştir. Bordürlü dikdörtgen niş içindeki mazgal pencereleri, üzüm salkımı, palmet, rumi süslemelidir.
MAMAHATUN KERVANSARAYI
Planı ve mimari özellikleriyle 12. yüzyılın sonunda yapıldığı sanılan Mamahatun Kervansarayı, Mamahatun Türbesinin 30 m. doğusundadır.Sarımsı renkte, düzgün taş bloktan yapılan yapı, çevre duvarı konik kubbeli 16 silindirik yarım kule ile çevrelenmiştir. Sivri kemerli taç kapısı, girişin sağ ve solundaki dikdörtgen planlı ozlu odaları vardır. Ortada üstü açık avlu, kuzey ve güneyinde yük hayvanları için uzun odalarla bir dizi hücre bulunmaktadır.
Halen onarım aşamasındadır ve gezintiye açık değildir. Orijinal taş yapı bozulmuş durumdadır. Her nedense, dış cephedeki sarımsı renkli taşlar zımparalanmış ve eski yapısı bozulmuştur. Yine de yıllarca ayakta kalmış olan bu harika yapı Tercan’ın sembolü niteliğindedir.
Tercan’lıların yapı ile ilgili fazla bilgisinin bulunmadığını fark ettim. Kahvelerde, lokantalarda ve sokakta kimle konuşsam bilgisi yoktu. Hatta, hastanede birinci hafta hekim, hemşire ve sağlık memurlarına verdiğim acil tıp semineri sırasında sunumumun ilk resminde arka plana bu kervansarayın resmini yerleştirdim. “Bu yapıyı tanıyan var mı?” diye sorduğumda salondan “-Erzurum’da bir medrese” yanıtı aldım.
Halkın ilgisi o kadar az ki, bahçesi ve çevresi çok bakımsız. Çiçekler kurumuş, her yanı yaban otları sarmış. Belediyenin, hemen karşıda bulunan Jandarma karargahının, bunca insanın en ufak bir ilgisini göremedim. Bu değerli eser tüm gece boyunca karanlığa gömülüyor. Etrafı ışıklandırılmamış. Tercanlılar bir yana buradaki resmi görevlilerin ve bunca okumuş, yazmış insanın dikkatini çekmemiş. Onarım devam ederken hiç değilse bahçesi temizlenebilir. Bu işi gönüllü olarak yapacak binlerce insan tanıyorum. Tercan’ı ülkemizin sayılı turizm merkezlerinden biri yapabilecek olan bu eserlerin değerini öncelikle yöre halkının anlaması gerekir.

PEKERİÇ KALESİ (ÇADlRKAYA)
İlçenin Çadırkaya beldesinde bulunmaktadır. Yaklaşık 100 metre yüksekliğinde doğal kayadan oluşmaktadır. Kayaya oyulmuş odalar, merdivenler, sarnıçlar bulunmaktadır. Surlardan günümüze çok azı gelebilmiştir. Kalıntılar buranın çok eski bir yerleşim alanı olduğunu göstermektedir .
ABRENK (VANK) KİLİSESİ
Üçpınar Köyü yakınlarındaki Vank dağının güneydoğusunda, çukurca bir alan içerisindedir. Giriş kapısının üzerinde 1854 tarihi geçmektedir. Kilise ile birlikte bir şapel ve iki tane de dikili taş bulunmaktadır. Bu taşlar, mimarisi ve bezemesiyle dikkat çekip, XII. yy. dan sonra Selçuklu Prensi Nasurettin dönemiyle tarihlenen kitabeler taşırlar.

KEFRENCİ TAPINAĞI
İlçenin Oğulveren Köyündedir. Bezemeleri önem taşımaktadır. Yapı İran özelliğine sahiptir.
KÖTÜR KÖPRÜSÜ
Tuzla suyu ile Karasu’nun birleştiği yerdedir. Tümüyle yontma taştan olan yapının günümüzde sadece ayakları mevcuttur.

OKLU BABA
İlçeye 20 km. uzaklıkta, Çadırkaya Beldesinde bir tepe üzerinde taşlarla kaldırılmış bir mezardır. Savaşta ok ile şehit düşmüş ermiş bir zattır.
AĞ BABA
İlçeye l5 km. uzaklıkta Akyurt köyündedir. Ağaçlık ve sulu bir mesire yeridir. Kutsal sayılan bu yer halk tarafından ziyaret edilmekte ve kurban kesilmektedir.
TERCAN’DA 45 GÜN HEKİMLİK
İLK HABER
Geçici görevle 12 Temmuz 2004 tarihinde Erzincan Tercan Devlet Hastanesi’nde çalışmaya başladım.
Haberi aldığımda İzmir Alsancak Devlet Hastanesi Dahiliye Polikliniğinde çalışmaktaydım. Çalan telefonu Hatice hemşire açtı.
“-Doktor bey, telefon size”
Sabah saat 10:30 civarındaydı. Bu ana kadar yaklaşık 20 hasta muayene etmiştim. Keyfim yerindeydi. Hastalarla ve yakınlarıyla şakalaşıyor, onları rahatlatmaya çalışıyordum. İzmir’de bugünlerde havalar çok sıcaktır. Yüksek nem oranı da eklenince dayanılmaz olur. Sabahın erken saatlerinde hastaneye gelip kuyruğa giren insanların tek bir beklentisi vardır: Uzman hekime muayene olabilmek. Bilmedikleri ya da aslında bilip te söylemedikleri bir diğer beklentileri de güler yüzdür. Evet, güleryüz. Birçok meslektaşım için ne yazık ki son yıllarda yapılan haksız uygulamalar ve sağlık alanındaki tüm olumsuzlukları hekimlerin üzerine yıkan sistemin neden olduğu yozlaşma, hizmet kalitesinde bozulma ve duyarsızlaşma. Hekimlerin çoğu ne yazık ki artık gülemiyor. Gülümseyemiyor.
Sabah erken saatte gelen hastalar önce, kayıt kuyruğunda bekler. Bu, yaklaşık iki saat süren bir çiledir. İki saat sonunda ellerindeki evraklarla muayene olacakları polikliniğin önüne gelirler. Burada ortalama bekleme süresi yine iki saat kadardır. İşte bu dört saatlik bekleyiş sonrasında görecekleri insanın nasıl davranacağı çok önemlidir. Kısa, suratsız, aceleci ve kaba bir davranış ile bırakın hastaların tatmin olmasını normal bir insan bile hastalanır ve gerek hekimlere ve gerekse ülke sistemine, yönetimlerine güveni kaybolacaktır. Bir de havasız, ter kokulu daracık br salonda diğer yüzlerce insanla yan yana , dipdibe beklediğinizi düşünürseniz görüşeceğiniz ve muayene olacağınız sürenin ne kadar kaliteli olacağı bir o kadar daha önem kazanır.
Telefonu kaldırdım. Bu ana kadar her hastama iyi davrandım. Sert, yorgun, moralsiz olanlar bile benim muayenemden sonra mutlu ve keyifli çıkıyordu. Hastalarımın gözlerinin içine baktım. Onlara dokundum. Yakınmalarını dinledim. Sanki annemin, babamın hastalığını dinlermiş gibiydim. Telefonda başhekim sekreteri vardı:
“- Doktor Bey, Başhekim sizi odasında bekliyor.”
“- Konu nedir? Poliklinik çok kalabalık. Öğlen arasında gelsem…”
“- Doktor Bey, hemen gelmeniz gerekiyormuş”
İçimi bir anda bir sıkıntı kapladı. İlk aklıma gelen geçici görev oldu. Acaba, hemen gitmem gerekli miydi? Önümüzdeki ay tatile gitmeyi düşünmüştüm. On yıl aradan sonra ilk kez Ağustos ayında ailemle birlikte tatil yapacaktım. Belki de tatil yörelerinden biridir. Çeşme, Datça, Foça ?
Başhekimin odasında yardımcıları da vardı. Belli ki haberler olumsuzdu. Tüm odadakileri selamladım. Soğuk kanlı davranmalıydım. Aslında rahat sayılırdım. Her türlü olumsuzluğa hazırdım. Başhekim bana Ülkü diye hitap eder. Yine öyle oldu.
“- Ülkücüğüm gel bakalım. Haberler kötü. Ne yapalım, Ankara’dan geliyor. Oysa biz……………”
Neresi olduğunu merak ediyordum. Odada bir de Sağlık Müdürlüğünden gelen bir memur vardı. Önünde duran masaya eğilmiş ve bazı evrakları hazır etmek için çabalıyordu. Adımı ve soyadımı sordu. Uzmanlık dalımı sordu. Bu kadının tek görevi, görevlendirme yazısını imzalatmak. Bir başka deyişle tebellüğ ettirmek. Bunu kabul etmezseniz kadının işi uzuyor. Tutanak hazırlıyor ve sizin görevlendirme yazısını imzalamadığınızı yazıyor. Bu, ikinci bir iş olduğundan, sizin imzalamanız için uğraşıyor. Bunu yaparken de herkezin itiraz edeceğini ve söyleneceğini düşünüyor. Düşünsenize siz 45 gün süreyle yeni bir yere gidiyorsunuz. Kafanızda bir sürü soru ve sorun var. Kafanızda bir sürü belirsizlik var. Biri de bunların tümüne kayıtsız kalarak, işini bitirmek zorunda. Cellat gibi. Bu, onun işi. Tabii ki sevimsiz bir iş yaptığı için tüm tepkiler bu kadına geliyor ve tersleniyor, tepkilerin bir kısmı kabalığa kadar varabiliyor. Ben de adımı, soyadımı birkaç kez yineledikten sonra hala nereye gideceğimi öğrenemediğimden parladım ve “Biri bana nereye gideceğimi söylesin”. Bunu söylerken yazıyı imzalamıştım. Neresi olacağı çok önemi değildi, artık. Kabullenmiştim.
Tüm bu gelişmeler arasında ve takip eden günler içinde meslek örgütümün ne kadar zayıf ve yetersiz olduğunu hissettim. Gereksinim duyduğum bugünde yanımda değildi. Ne yapacağımı, nasıl bir tepki verebileceğimi, nasıl bir yol izlemem gerektiğini dahi öğrenemiyordum. Harcırah nereden ve nasıl alınabilirdi? Bunu kim verecekti. Yol masrafları, hangi yol ile gidilecek, uçak var mı? Gidilecek yerde lojman var mı? Hastane ne durumda, yemek, çamaşır, hafta sonu izinleri? Bunların hiçbirinde Oda’m yanımda yoktu.
İLK GÜN; 11.7.2004 Pazar
Havayolu ile bir gün önceden gelmek iyi fikirdi. Erzurum’dan Tercan’a kadar taksi 130 milyon isteyince otobüsle gelmeye karar verdim. Erzurum ile Tercan arası otobüs ile sadece 90 dakika.
Ağrı Tur Otobüsünde yanımda Tıp 3 öğrencisi vardı. Atatürk Üniversitesinden. Sohbet ettik. Muğla’ya gidiyormuş.
Tercan’da indiğimde saat 19:00 civarındaydı. İlk gözüme ilişen, yeşillikler içerisinde şirin bir ilçe oldu. Beğendim. Keyifle indim. Yol kıyısında güzel, küçük bir otel dikkatimi çekti. Yanında da Belediye binası. Bu bina yeni ve zevksiz. Hemen yol kenarında taksiler vardı. Sırada bekleyen taksiye yöneldim. ÖĞRETMENEVİNE götürmesini istedim. Önce, hastaneye uğramasını istedim. Hastanede inmedim. Nasılsa 45 gün buradayım. Küçük bir hastane ve eski görünümlü. Yıpranmış. İlçenin merkezinde. Yaklaşık 1 km ileride de ÖĞRETMENEVİ var. Gelince kapıda YAKUP adında biri karşıladı. Geleceğimden haberleri varmış.
“-DEVLETİMİZ SAĞOLSUN, UZMAN DOKTOR GÖNDERMİŞ”dedi. Kayıt yaptırdım ve odaya yerleştim. 1 numaralı oda; sanırım bu binanın en iyi odası. Zira orayı vermek için ısrar etti. Öğretmenevi’nin oyun salonu, güzel bir bahçesi, bilardo masası ve TV odası var. Odada ise iki yatak. TV, sadece 5-6 kanal çekiyor. Ama görüntü güzel. Sıcak suyumuz, banyomuz ve odada tuvaletimiz de var. Ben, çok daha kötüsünü beklediğim için odayı beğendim. Hemen eşyalarımı çıkardım. Bir güzel haber daha: çamaşır odası ve makine var. Burada çamaşır yıkanılabilecek. Bu ufak ve önemsiz gibi görünen detaylarla mutlu oldum.
Bugün sürekli TOPAKKAYA ve mecburi hizmet günlerimi düşündüm. Yatılı okuduğum günleri düşündüm. San Marino, Rochester, Topakkaya, Sivas, Kayadibi köyü. Bunlar içinde bir de Tercan oldu. Şimdi, laptopum, telefonum ve kızılötesi ile tüm dünyayla iletişim kurabiliyorum. Düşünsene her anı paylaşabiliyorum. Bundan daha iyisi olabilir mi?
Akşama doğru çıkıp turladım. Hemen yanımızda MAMA HATUN Türbesi ve Selçuklu Kervansarayı var. Karşıda Jandarma ve Polis evi mevcut. Anayolun sağında ve yukarıdayız. Yolun karşısına tepeden bakınca uzaklarda top sahası gördüm. İşte, burada da koşabilirim. Taa karşılarda yüksekce dağlar var. Kayseri’yi düşündüm. İlk kez evden uzakta kaldığım 12 yaşını. Yine aynı dağa bakıyordum. Erciyes’e . Sonra yıllar geçti ve Topakkaya’dan aynı dağa baktım: Hasan Dağı’na. Değişen çok az. Yıllar geçse de bir yerlerde hep dağ bulabiliyorsun. Yeter ki bak, gör ve düşün.
İlçede yanyana belki de 30 kadar kahve, manav ve mini market var. Manav olması iyi haber. Bir güzel haber daha: internet kafe var. Bolca da camii.İnsanlar saygılı. Yabancı olduğum belli. Herkes selam veriyor. Ben de. Çok genç insan var. Kadın hiç göremedim. PTT binası, Ziraat Bankası, Adliye, LASSA bayii, toplam 4 restoran, 2 eczane, 1 veteriner, 3 adet de kırtasiye dükkanı gördüm. İlk görüntü böyle.
Şimdilik mutluyum.
HASTANEDE İLK GÜN: 12 Temmuz 2004
Son haftalardaki en güzel ve deliksiz uykuyu bu akşam aldım. İzmir’in sıcak, boğucu ve nemli havasından sonra Tercan’ın kuru havası bana çok iyi geldi. Sabaha kadar deliksiz uyudum. Günün ilk ışıklarıyla birlikte nerede olduğumu yeniden anımsadım. İçimde tekrar hüzün belirdi. Ama, gün güzel ve benim de buradaki ilk günümdü.
Sabah kahvaltımı Kardeşler Lokantasında yaptım. Yıllar önce de sabah kahvaltısında çorba içtiğimi anımsadım. Sivas’ta soğuk kış aylarında işkembe, kelle paça ya da mercimek çorbası ile güne başlardım. Bu bölgede oldukça yaygındır. Bu sabah ta Tercan’da güne mercimek çorbası içerek başladım. Bir milyon TL hesap ödedim. Garson yanıma gelerek, kulağıma eğildi ve “-Abi, istersen taze ekmek getirebilirim”dedi. Yabancı olduğum her halimden belliydi. Ayrıca, sabah traş olmuş ve yüzüme CHANEL PLATINUM EGOIST sıkmıştım. Lokantaya girince tüm ortamın kokusunu değiştirmiştim. Herkesin dikkatini çektiği belliydi. Üzerimdeki kıyafetin koyu renkli olmasına özen göstermiştim. Ama, traş losyonu için yapabileceğim yoktu. Garsonun hatırı için bir dilim ekmek te yedim. Aslında mercimek çorbası ile ekmek genelde yemem. En ufak dilimi seçtim.
Hastane, yürüyerek sadece 10 dakika sürdü. Geniş sayılabilecek bulvarın sağında solunda dükkanlar var. Hepsi de açık. Genç, hareketli ve mutlu bir kalabalık var. Dükkanların önünde tabure ve sandalyeler atılmış. Sabah sohbeti için toplanmışlar. AYGAZ, yanında mini market, karşıda fırın, yanında kırtasiye dükkanı. Az ileride gazete bayii, yine ekmek fırını, pastane, manav, cep telefoncu. MHP İlçe Başkanlığının duvarlarında Tayyip Erdoğan’ın aylar önceki seçimden kalma posterleri duruyor. Belli ki MHP’liler de Tayyip Erdoğan’ı desteklemiş. En azından posterlerini yırtmamışlar. Bulvarda bir de eczane gördüm. Dükkanın içine bakınca büyük ve zengin bir görünümü fark ettim. Daha sonra tanışabileceğimi düşündüğümden şimdilik uğramadım. Hastane binasına gelince geniş bir bahçesi dikkatimi çekti. Bahçe kapısından girdim ve binaya yöneldim. Merdivenleri çıktığım bölümde “Başhekimlik” yazıyordu. 20 basamak çıktım. Hastane müdürü, ayniyat saymanı ve başhekim odaları yan yanaydı. Başhekim odasına yöneldim. Kapı açıktı. İçeride iki kişi vardı. Girdim ve kendimi tanıttım. Her ikisi de ayağa kalktı. Başhekim, Murat Seven. Pratisyen hekim. Genç ve saygılı. Sakin görünümlü. Hastane müdürü de aynı odadaydı. Güleryüzlü ve çok genç. Saygılı, seviyeli davranıyor. İlk dakikalarda karşılıklı “-Nerelisin?” konuşmaları yaptık. Ben, bu soruda çok zorlanıyorum. Ankara doğumluyum. Ancak, kendimi hiç Ankaralı hissetmedim. Babam Bulgaristan doğumlu. Ben Rodoplu olmama rağmen buraları hiç ama hiç görmedim. Annem Balıkesir Sındırgı’lı. Ben de 1990dan beri İzmir’liyim. Oğlumuz İzmir’de doğdu. Burada evlendim. Burada sevdim. Burada uzman oldum. İzmir’de üzüldüm. Başkan oldum. Avrupa Acil Tıp Birliği II. Başkanı oldum. İzmir’de kınama cezası aldım. Depremde yara sarmak için Düzce’ye gitmemle birlikte il dışına izinsiz çıkmaktan dolayı kınama cezası aldım. Yine İzmir Valisi olan Kemal Nehrozoğlu bu saçma cezayı kaldırdı. İzmirliyim.
Hastaneyi gezmek istedim. Tercan, gelişmiş bir ilçe. İlk görünüm böyle. Halkı fakir ve yoksul görünmüyor. Ancak, hastane buraya yakışmıyor. Bakımsız. Fakir ve yetersiz. Acil Servis oldukça ufak. Tüm hastalar Acil Servise başvuruyor. Burada pratisyen hekimler gördükten sonra gerektiğinde uzmandan konsültasyon istiyor. Benimle birlikte bir de Genel Cerrah gelmiş. Ev arıyor. Eşi doğum yapmak üzere. Kafası karışık. Hastanede ameliyathane var. Aslında ameliyathane denilemez. Anestezi cihazı da eski ve 1992 den beri kullanılmamış. Nasıl kullanılacağını hiçbiri bilmiyor. Cerrahın da merak ettiğini sanmıyorum. Kimsede çaba da sezmedim.
Hayatımın belki de en sakin Pazartesini geçirdim. Sabah 9:00 da Acil Servise gelen bir hastayı bana kalp krizi ön tanısıyla gösterdiler. EKG sinde şüpheli bölgeler var. Bazı testler de yapılmış. Bu testlerde de özelik yok. Aslında hastayı hemen Erzincan veya Erzurum’a göndermeye hazırlar. Yine de ben izlemeye karar vererek yatırdım. Hastanede yatırılarak tedavi edilen ilk hasta oldu. Hastaya öğlen ve akşam yemeği vermelerini istedim. Servise bir hastaya yemek verilmesi konusunda bazı tereddütler yaşandı. Bir de hastane personelinin yakınları ve bizzat kendileri geldi. Basit yakınmalar.Bolca ilaç yazma talepleri.
Başhekimle görüşmemizin hemen ardından önlüğümü giydim. Hastanede bugün, tek önlüklü hekim bendim. Bu, herkesi çok şaşırttı. Başhekim, pratisyen hekimler ve hastane personeli birbirine çok yakın ve samimiler. Bu da kimin hekim, kimin personel olduğu konusunda bende şüphe uyandırdı. Hemşireleri çok daha duyarlı ve ilgili buldum. İşlerine çok daha bağlı ve ciddiler. Bir de 112 istasyonu var. Bu da karayolu üzerinde ortaya çıkan kazalara müdahale ediyor. Gerektiğinde hastaları Erzurum veya Erzincan’a götürüyor. Hastanenin kendine ait bir de ambulansı var. Bunu da hastaneden sevkedilen olgular için kullanıyorlar.
Öğlen yemeğinin hastanede yedim. Yemekhane, binanın en alt katında. Ufak bir alan. Temiz olduğunu söyleyebilirim. Yemek lezzetliydi. İki tane aşçı olduğunu öğrendim. Birer hafta arayla görev yapıyorlar. Biri pek deneyimli olmadığından onun haftasında yapılan yemekler pek yenilmiyormuş. 25 yataklı, ameliyathanesi olmayan, yoğun bakım ünitesi olmayan, acil servisi yetersiz olan Tercan Devlet Hastanesinde iki adet aşçı olması beni şaşırttı. Halka sunduğumuz hizmeti yeterli kalitede sunamıyoruz. Ama, bunu bile çok ama çok pahalıya yapıyoruz.
Hastanede ikinci gün: 13 temmuz 2004 Salı
Hastanede her ay ortalama 10 normal doğum yapılıyor. Bu iş için hastanede toplam 7 ebe var. Her biri sözleşmeli personel statüsünde çalışıyor ve bir milyar maaş alıyor. Her gün iki ebe çalışıyor ve 24 saatlik nöbetler halinde görev yapıyor. Gebe takibi yapmıyorlar. Gebe kontrolü yapmıyorlar. Zira bu işleri yapan sağlık ocağı ebeleri var. Zor doğum olursa hastaları sevkediyorlar.
Bir de teknisyenlere bakalım: Hastanede dört adet anestezi teknisyeni var. Neden mi ? Nedenini kimse bilmiyor. Hastanede 1992 yılından bu yana hiç ameliyat yapılmamış. Hiçbir hastaya da anestezi verilmemiş. Bu dört anestezi neden burada? Belli değil. Ne yapıyorlar? Oturuyorlar. Evet, bütün gün oturuyorlar. Her dört günde bir biri geliyor ve ayda sadece 7 gün buraya gelip oturmak için bir milyar ikiyüz ellibin alıyorlar. Bunlar da sözleşmeli personel. Yani göreve yeni başlamışlar. Bari pansuman, basit cerrahi girişim gibi konularda yardımcı olsunlar. Olamaz, çünkü bu işleri yapmak için de sağlık memurları var.
Hemşire sayılarını ve çalışma şekillerini henüz öğrenemedim. Ama, çok sayıda hemşire olduğunu görüyorum. Hepsi de oturuyor. Çok sayıda boş oturan hemşire var.
Hastaneye geçen ay bir Genel Cerrah atanmış. Kadrosu buraya çıkmış. Hakan adında yeni uzman olmuş, idealist bir hekim. Buraya gelirken ameliyathanesinin olduğu söylenmiş. Evet, ameliyathanesi var. Ancak anestezi cihazı eski ve bozuk. 1992 yılından bu yana kullanılmamış ve bakılmamış. Ameliyat yapılabilecek bir alt yapı yok. Sterilizasyon için gereken malzemeler yok. Operasyon malzemeleri yok. Sadece eski bir ameliyat masası ve ışık var. Bunları görünce süratle Erzincan Sağlık Müdürlüğü’ne bildirimde bulunarak ameliyathanenin biran evvel kullanılabilir hale getirilmesi için girişimlerde bulunuyor. Ne yazık ki geçen ay içinde henüz “tesbit” için gelen olmamış. Topu topu 100 milyar TLlık bir masrafla ve bir haftalık çalışmayla ameliyat yapılabilecek hale gelebileceğini düşünmekteyim. Ancak, çalışmıyor. Üstelik, evli ve eşi doğum yapmak üzere. Eşini de buraya getirmek istiyor. Ancak, bir aydır ev bulamamış. İlçeye gelen ilk uzman olmasına rağmen kimsede belli bir ev bulma çabası da yok. Şimdilik tek kişilik bir odada kalıyor. Çevrede lojman olarak kullanılabilecek yerler olmasına rağmen kimse destek olmuyor. İlçelerinde uzman hekim olması artık ilçede yaşayan halkı da heyecanlandırmıyor. Sanırım, kısa bir süre sonra bir başka yere tayin isteyecek ve ameliyathanesi çalışmadığı için mecburen başka yere gidecek. Tercan da bir 12 yıl daha bekleyecek.
Gelen hastaların tamamına yakını ilaç yazdırmak için başvuruyor. Birçok insan da kullandığı ilaçları komşusuna ait bir karneye yazdırmak istiyor. Bunu da çok rahat ve doğal bir istekmiş gibi istiyor. Kabul etmeyince de sertleşip, kabalaşabiliyor.
Sabah kahvaltısını hastanede yaptım. Bülent adında bir diş hekimi var. Çarşamba’dan gelmiş. Dün ayrılırken, evinden kahvaltılık malzeme getireceğini söylemişti. Ben de ekmek aldım. Sabah 8:30’da hastanede buluşmak üzere anlaşmıştık. Reçel, peynir, yumurta ve zeytinden oluşan güzel bir kahvaltı yaptık. Bülent ile konuşurken hastanede iki diş hekimi olduğunu öğrendim. Dolgu, protez gibi işlemler yapılmıyormuş. Sadece diş çekimi yapıyorlar.

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.
Paylaş
Önceki İçerik2015 Yılına Ne Kadar Hazırız ?
Sonraki İçerikBeni Türk Hekimlerine Emanet Edin
Dr. Ülkümen Rodoplu
Dr. Ülkümen Rodoplu, evli ve 2 çocuk babasıdır. Aile, iş ve akademik yaşamındaki başarılarının yanı sıra, tüple dalış, uzun mesafe koşu ve Motor Touring– Harley Davidson gibi ilgi alanları bulunmaktadır. Yaşamının her alanında “proje“üretme” ve “eylem” konusuna önem veren Dr. Ülkümen Rodoplu “Daha Çağdaş bir Türkiye” için değer katacak çalışmalarda bulunmaya devam etmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here